1990 Sonrasında Ortaya Çıkan Stratejik ve Ekonomik Oluşumlar


 

21. yüzyılın başlangıcında  yüzyüze bulunduğumuz gerçeklik “bir şeylerin hızla değiştiği”dir. Hem değişimin hızından, hem de buna yön veren bir konumda bulunmamaktan kaynaklanan bir tedirginlik yaşıyoruz. Bu tarz değişim dönemlerinin tipik “tedirginlikleri”ni ise hayatımızın her safhasında daha derinden hissetmekteyiz. Ama, gene de burada bir şeyi hatırlamalıyız: bu tedirginliği asıl yaşayanlar, bütün değişim dönemlerinde olduğu gibi dünyayı anlamakta sokaktaki insana nazaran daha çok bilgiye ulaşma imkânı bulan entelektüellerdir. Toplumla seçkinler arasındaki etkileşim arttıkça, tedirginlik de yaygınlaşmaktadır ve şüphesiz bunun tersi de doğrudur. Yani güven duygusu da böyle bir şeydir.

            20. yüzyıl birçok bakımdan incelenmiştir ve  şüphesiz incelenmeye devam edilecektir. Bütün bu  bakışların ve anlama çabalarının ortaya koyduğu sonuçlardan birincisi : güc’e  karşı inanılmaz bir tutkusu olan insanın bu yüzyılda gücün yıkıcılığını, denetimsizliğini çok ağır bedeller ödeyerek anlamış olması ve bunu her alanda ve her görüntüsüyle denetim altına almak için çaba harcamak gerektiğidir. Sadece bu yüzyılda çeşitli biçimlerde kendini gösteren güç çatışması inanılmaz boyutlara ulaşan  ekonomik kayıplara ; nüfûs kayıplarına yol açmıştır. Yaşlı dünyamızın, milyonlarca yıl boyunca geçirdiği değişimler sonucunda ortaya koyabildiği kaynakların “sınırlı” olduğu, artık anlaşılmış bulunuyor. Bu kaynakları en rasyonel biçimde nasıl kullanabileceğimiz konusunda da artık ortak kaygılar taşımamız gerektiğine ilişkin bir fikir uyanmaktadır. Bertrand Russel’ın  daha 1970’li yılların ortalarında temas ettiği bir noktaya varmış bulunuyoruz : Dünya, insanların egemen olduğu, ama bütün türlerle birlikte özgünlüğü olan bir gezegendir. Yok olan her tür, tablonun  armonisinde bir unsurun eksilmesine yol açmaktadır ve biz bu yok oluşu daha fazla  kabullenebilecek lükse sahip değiliz.

            Ama bir gerçek daha var : insanın doğasında var olan “ben merkezlilik”. Aşağıdan yukarıya doğru çıkıldığında  “sosyal Darwinizm”in çekiciliği daha çok artmaktadır : Güçlü olanların yaşamaya hakları vardır. Bunun global dengelerde ortaya çıkardığı temel değişim, “uluslar arası ilişkilerin”  “reel politika “ olarak adlandırdığı şeydir. Sanayi devriminin “daha çok kâr için, daha çok üretim; daha çok pazar ; daha çok kaynağa daha az masrafla egemen olma ve bunu sürdürme” olarak özetlenebilecek felsefesi, 20. yüzyılın rekabet ve çatışmalarının da esasını oluşturuyordu. Bu durumun bu gün ortadan kalktığını söylemek bizim için henüz mümkün değildir.

            1990’ların ve 2000’lerin dünyası hala böyle bir dünyadır ve zihinsel anlamda  idrak ettiğimiz “topyekün tehditler”  hala “benmerkezli” güdülerimizin baskısıyla geri planda kalmaktadır.

            Soğuk savaşın “güç denetim mekanizmaları”nın kullandığı enstrümanlarda büyük değişim yaşanmaktadır ve “blokların” tehdit tanımlamaları büyük ölçüde “karşılıklılık” temelinde bir denge üzerine oturmuşken ; bugünkü tehdit tanımlamaları “egemen gücün” tek

taraflı tanımlamaları ile şekillenmektedir.

Harita 1-1959’da Kutuplaşma[1]                     Harita 2-1982’de Kutupların Etki Alanları[2]

 

            Yukarıdaki haritalara bakıldığında açıkça görüldüğü gibi dünya ABD ve SSCB’nin  öncülüğündeki “ Doğu ve Batı Blokları”na bölünmüş durumdaydı. 20. yüzyılın ortalarında gördüğümüz manzara  büyük ölçüde II. Dünya savaşından çıkarılan sonuçların şekillendirdiği bir manzaraydı. 1960’lı yılların başında kendini gösteren yumuşama bloklar arasındaki  gerginlikleri azaltmaya dönüktü. Bu, mücadelenin bittiği yahut durduğu anlamına gelmiyordu ama enstrümanlar farklılaşmıştı[3]. Gerek bloklar içinde ve gerekse bloklararası ilişkilerin başat unsurlarını : Serbest ticaretin önündeki engellerin  en aza indirilmesine yönelik çabalar ve organizasyonlar; demokrasi, insan ve azınlık hakları oluşturuyordu. Bunların kullanıldığı tuval ise “güvenlik” idi. SSCB’nin 1956’da Macaristan’a ve 1968’de Çekoslovakya’ya müdahalesi karşısında Batılılar çaresiz kalmışlar, fakat bu müdahaleler SSCB’ne karşı güçlü bir karşı propaganda malzemesi olarak kullanılmıştı. Helsinki Nihai Senedi’nin 1975’te imzalanması bir bakıma Batlıların ideolojik enstrümanlarının gücünü de ortaya koymaktaydı. Doğu Bloku ülkelerinin ideolojik kalelerindeki ilk gedikler bundan sonra ortaya çıkmaya başlamıştır[4]

1980’li yıllarda yine bu yaklaşımlardan doğan farklı enstrümanlar          ortaya çıktı :

1-Uluslar arası şirketler : Geniş üretim ve pazarlama alanında üst düzeyde yatay ve dikey bütünleşmeyi başaran çok uluslu şirketler farklı ekonomik yapıları bütünleştirmekte önemli bir başarı kazanmış bulunmaktadırlar. Üretim, yönetim, dağıtım, pazarlama birimleri ile kârın olabildiğince yükselmesini gerçekleştirebilecek şekilde bütün dünyaya dağılan, hisse senetleri artık çok farklı ülkelerdeki bireylere ait bulunan bu kuruluşların etkinlikleri siyasal iktidarları önemli ölçüde kuşatmış bulunmaktadır[5]. “Ticaretin Serbestleşmesi”ne dönük adımların  atılması ve GATT  olarak adlandırılan  “Serbest Ticaret Örgütü”nün ortaya çıkmasında ulusal iktidarlar üzerindeki etkinlikleri ortadadır. Uluslar arası mal ve sermaye akışı büyük bir hareketlilik kazanmış bulunmaktadır. Bu aynı zamanda ideolojik bir devrim niteliği taşımaktadır. Çokuluslu şirketler günümüz uluslar arası sistemini etkileyen ve yönlendiren aktörlerin başında gelmektedir. BM’in son verilerine göre dünyanın en büyük 200 çok uluslu şirketin toplam kaynakları 7.1 trilyon ABD doları tutarındadır. Dünyadaki ekonomik faaliyetlerin aşağı-yukarı dörtte biri dolayındaki bu rakam  BM üyesi 189 ülkeden 182’sinin toplam ekonomik büyüklüklerinden fazladır. Günlük sermaye dolaşımının 1980’lerin ortalarında  200 milyar dolar civarında iken 1990’ların ortalarında 1.2 trilyona ulaştığını söylediğimizde bu şirketlerin gücü hakkında daha gerçekçi bir fikir edinmek imkânı buluruz.Atilla İlhan’ın The Guardian’dan aktardığı şu ironik alıntı aslında pek çok şeyi anlatmaktadır: “…Tanzanya ile Goldman Sachs arasında ne fark vardır? Birincisi yılda 2.2 milyar dolar kazanan ve bu kazancını 25 milyonluk nüfusuna dağıtan bir Afrika ülkesidir ; İkincisi yılda 2.6 milyar dolar kazanan ve bu kazancını 161 ortağına dağıtan bir yatırım bankasıdır…”[6].

2-İletişim Devrimi yahut Teknolojik patlama:  Fiber optik kablonun bulunması ve bilgisayar teknolojisinin gelişmesi ile  ekonomik alanda ortaya çıkan hareketlilik daha hızlı biçimde dünya çapında yaygınlık kazandı. Üretim kavramı değiştiği için emeğe duyulan ihtiyaç azaldı ve  işgücünün dünya çapında dolaşımına sınırlar getirme  şeklinde kendini gösteren yeni bir sorun ortaya çıktı. Robot teknolojisinin gelişmeye başlaması “fabrikaların” yapısını değiştirdi. Teknolojik Devrim  dünyanın bir “küresel birim” olarak algılanması sürecini hızlandırmış bulunmaktadır.

3-İnsan Hakları : Helsinki Nihai Senedinin imzalanmasından sonra küresel rekabette  ulusal sınırların değerini azaltan üçüncü enstrüman, ülkelerin iç-işlerini salt ulusal iktidarların denetimi altında olmaktan çıkaran siyasal bir enstrüman olarak giderek öne çıkmaya başladı.

20. yüzyılın önemli gelişmelerinin başında şüphesiz Avrupa’nın dünya siyasetindeki ağırlığını yitirmesi ve “güç merkezi”nin Amerika ve Asya kıtalarına kayması gelmektedir.

Güç merkezleri artık  Avrupa dışında oluşmaktadır ve değişken bir nitelik göstermektedir. Westfalya  Barışından 1914’e kadar süren “Avrupa Uyumu” dönemi 1914’te sona ermiştir. Avrupa Birliği, zayıflayan Avrupa’nın yeniden bir küresel güç haline gelme isteğinin bir sonucudur.

 

Harita 3-Kolonilerin Bağımsızlaşması[7]

Sömürgecilik çağının bu yüzyılda  sona erdiğini ve  ulus-devlet sürecinin yüzyıla damgasını vurduğunu söylemek pek yanlış sayılmayacaktır. Ancak, bu durum gelişmişlik farklarının daha derinden algılanması sürecini de hızlandırmıştır. Sömürgeci gücün ülkeden ayrılmasından sonra bu ülkeler derin gelir farklılıklarından doğan sosyal adaletsizliğin ve ağır yoksulluğun altında ciddi sorunlar yaşamaktadırlar.

Bu noktada durup konuya yeniden göz atmak faydalı olacaktır :

Anlatılanların ışığında SSCB’nin dağılmasından sonraki sürecin ortaya çıkardığı bazı genel yönelimleri ortaya koymak gerekirse :

1- Jeostratejik Değişim : Soğuk savaş süresince uzun yıllar birbirini denetim altında tutmaya çaba harcayan güçler değişmeye başlamıştır. Bu değişim ABD’de  daha hızlı cereyan etmiştir. Eğer genel bir ifade kullanmak gerekirse  mevcut jeopolitik dengeleri değiştirebilecek potansiyele sahip olan güçler konumlarını bu ülkeye göre belirlemek durumundadırlar. Bu potansiyele sahip olmanın belli başlı ölçütlerinden biri çekirdek silahlarına ve teknolojisine sahip olmaktır.

Text Box: a)Mavi renkli bölgeler Nükleer silahlardan arındırılmış bölgelerdir.
b) Kırmızı Bölgeler : Nükleer Güç ve Silah Kullanma imkânına sahip ülkeleri ve bölgeleri;
c)Turuncu Bölgeler: Nükleer Güç Teknolojisine Sahip ülkeleri ;
d)Sarı Bölgeler: Nükleer Teknolojiye Sahip olabilecek potansiyele ulaşma ihtimali olan ülkeleri göstermektedir.
 

 

 

 

Harita 4- Nükleer Güç ve silah kullanma ve Teknoloji Geliştirme Potansiyeli[8]

 

Dolayısıyla küresel güç konumundaki ABD’nin en önemli stratejik hedeflerinden biri  bu teknolojinin sınırlı kalmasını sağlamak ve denetim altında bulundurmaktır. Küresel gücün  Büyük Ortadoğu Projesi adı altında ortaya attığı projenin hedeflerinden biri aslında bu denetimi kurmaktır denebilir.

Harita 5-Dünyadaki Uranyum Kaynakları[9]

 

Nükleer teknoloji için son derece önemli bir hammadde olan Uranyum kaynaklarının yoğun olduğu bölgelere dönük ABD siyasetinin, söz konusu bölgeleri denetim altında tutmak  olduğu tahmin edilebilir. 2004’ün sonlarına doğru söz edilmeye başlanan Büyük Ortadoğu Projesi’nin bu çerçeve  de göz önüne alınarak değerlendirilmesi ilginç bağlantılar kurulmasını sağlayacaktır. Nitekim, Afganistan’ın denetim altına alınması, Pakistan ve İran üzerinde denetim kurma çabaları  bu çerçevede anlamlı hale gelmektedir.  

İkinci nokta, enerji kaynaklarının denetim altında tutulması sorunudur. 19. yüzyılın sonlarından bu yana petrol, giderek artan biçimde stratejik bir hammadde  haline gelmiştir. Global gücün bu niteliğini sürdürmesi bu stratejik hammaddenin denetimiyle yakından ilgilidir.  

Harita 6- Dünyada mineral kaynakların dağılımı[10]

Söz konusu sınırlı kaynağın en önemli rezervlerinin bulunduğu bölgelere göz attığımızda karşımıza  ilginç bir görüntü çıkmaktadır. Rezervlerin yoğun bulunduğu ülkelerin önemli bir bölümü OPEC[11]üyesidir. Bu ülkelerden Venezuella hariç tamamı  Müslüman ülkelerdir. Bu ülkeler: Birleşik Arap Emirlikleri, Cezayir, Endonezya, Irak, İran, Katar, Kuveyt, Libya, Nijerya ve Suudi Arabistan’dır. Henüz bu örgüte üye olmayan ülkelerin  hemen tamamı eski SSCB’yi oluşturan yeni bağımsız ülkelerdir. Bu alanın temel nitelikleri üzerinde durmakta yarar vardır.

Öncelikle dinsel bakımdan alanın genel görüntüsü haritada görülmektedir:  Harita 7- İslam Dünyası[12]

Text Box:  (Tabloya dahil olmayan  Kanada  İngiliz Milletler Topluluğu içinde kabul edilmiştir.Birleşik Krallık İngiltere olarak kaydedilmiştir, fakat; İngiliz Milletler Topluluğunu kapsamaktadır.)

 

Görüldüğü gibi  dünyadaki petrol ve doğal gaz rezervlerinin yoğun olduğu bölgeler genellikle Müslüman  toplulukların yaşadıkları bölgelerdir. Bu alanda konuşulan dil grupları hakkında  genel bir fikir edinmek gerekirse : Gördüğümüz bu bölge başka açılardan da ele alınabilir : Mesela bölgenin  sosyo ekonomik göstergeleri gözden geçirilebilir[13]. Dünyada üretilen tüm değerlerden bu ülkelerin aldığı toplam paya bakılabilir. Dünyanın zengin ülkelerinin oluşturduğu G8’lerin payı ile karşılaştırıldığında  diğer 180 ülkenin payına düşen ancak toplam değerlerin altıda birini bulmaktadır[14].

 

Text Box:  

 

 

Tablo 1- Ülkelerin Dünya GSMH İçindeki Payları[15]

             Bu güçlerin birbirleriyle karşılaştırılmasından çıkacak sonuçlar da oldukça ilginç olacaktır.

            Tabloda görüldüğü gibi toplam dünya üretiminin 2/3’üne yakın kısmı  4 büyük devlet tarafından gerçekleştirilmektedir, fakat  ABD’nin  bundaki payı  öne çıkmaktadır. Aslında  21. yüzyılda birbirleriyle rekabet halinde olacak güçler ve bunlara bağlı olarak ortaya çıkması muhtemel güç odakları da bu  tablodaki devletlerin aralarında ortaya çıkacak ittifaklardan veya ayrılıklardan oluşacaktır.

Bu temel  hareket noktasını aklımızda tutarak gerek 1990 sonrasında, gerek 1990 öncesinde ortaya çıkan  Küresel çaplı oluşumlara baktığımızda manzara anlaşılabilir hale gelmektedir :

 

KÜRESEL OLUŞUMLAR                                KÜRESEL ANLAŞMALAR

WTO

Dünya Ticaret Örgütü

GATS

Hizmet Ticareti Genel Anlaşması

IMF

Uluslararası Para Fonu

GATT

Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması

WB

Dünya Bankası

AoA

Tarım Anlaşması

UN

Birleşmiş Milletler

TRIPS

Fikri Mülkiyet Patent ve Telif Hakkı Anlaşması

OECD

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı

TRIMS

Teknik Engeller Anlaşması

ICC

Uluslararası  Ticaret Odası

 

WEF

Dünya Ekonomik Forumu

 

NATO

Kuzey Atlantik İttifakı

 

 

 

            Burada gösterilen  Küresel oluşumlarda ve  Küresel Anlaşmalarda  ABD’nin belirleyiciliği açıktır ve onun bu konumu dünya ekonomisindeki etkinliğinden kaynaklanmaktadır. 2000’li yılların başındaki dünya ekonomisi Kuzey Amerika, (NAFTA), Avrupa Birliği ve Japonya sacayağı üzerine  oturan bölgeselleşmiş bir ekonomidir. Yakın bir gelecekte Japonya’nın öncülüğündeki Asya/Pasifik ekseninin oluşumu izlenebilir hale gelmiş bulunmaktadır. 21. yüzyılın ilk çeyreği sona ermeden, bugünkü kalkınma hızıyla Çin dünyanın dördüncü büyük ekonomisi olma yolunda süratle ilerlemektedir. Rusya Federasyonu’nun belirli bir toparlanma süreci içine girdiğine ilişkin gözlemler vardır. Bu verileri değerlendirdiğimiz takdirde yüzyılımızın  ilk yarısı içinde şekillenecek rekabetin “ulus-devlet”i aşan ekonomik ve siyasal bloklaşmalar etrafında şekilleneceğini göstermektedir.

            Çok eskiye gitmeksizin geriye dönüp baktığımızda IMF, Dünya Ticaret Örgütü, OECD, Dünya Bankası; AB, Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü, NAFTA, MERCOSUR gibi örgütlerin bir bölgesel ticaret anlaşmasıyla ortaya çıktığını hatırlamamız yeterli olacaktır. Nitekim yeni oluşumların ortaya koyduğu perspektifler 2010 ve 2020  tarihlerinde yoğunlaşmaktadır. APEC (Asya Pasifik Ekonomik Konseyinin 2001’deki  Toplantısında alınan kararlar)[16].

 Bugünkü teknolojilerin büyük bir bölümü halen “fosil nitelikli enerji kaynaklarına” yani petrole dayalı bulunmaktadır. Dolayısıyla, global dengeleri belirlemenin en kestirme yolu bu enerji kaynaklarının denetimini sağlayacak olan senaryoları hayata aktarabilecek yeteneğe sahip olmaktan geçmektedir. Bu açıdan bakıldığında karşımıza ilginç bir manzara çıkmaktadır : ABD’nin 2004’de ortaya attığı BOP  aslında bu amaca dönük görünmektedir. Buna ilişkin tartışmaların önemli olacağına sadece dikkat çekmek açısından aşağıdaki haritaya bakmak yeterli görünmektedir :

Harita 13- Dünyada Konuşulan Dil Aileleri[17]

Görüldüğü gibi  Altay Dil Ailesi yukarıda gerek  harita 5’te ve gerek Harita 6’da izlediğimiz bölgedeki  önemli dil gruplarından birincisini oluşturmaktadır. Geçtiğimiz yüzyılın son on yılında Türkiye’de ortaya çıkan gelişmeler bu perspektiften bakıldığında farklı değerlendirmeler yapmak gerekmektedir. Türk coğrafyası, 21. yüzyılın en stratejik alanlarından biri olma potansiyelini taşımaktadır.

            Fakat küreselleşmede bir de madalyonun öbür yüzü var: Şimdiye kadar yani üç küreselleşme dönemini, farklı siyasal birliklerin yarattığı gerçeği; sanayileşmeden günümüze bir başka gerçekle paralel biçimde yürümektedir. Küreselleşme dalgalarının ortaya çıkardıklarına sahip olan toplumlarla ötekiler, yani ; bugün rakamlarla ifade edecek olursak 12 devletle geri kalan 180’i arasında da derinleşen bir çelişki yaşanmaktadır : Zengin Kuzey ve  yoksul Güney yarımküre gerçeği. 21. yüzyıla damgasını vuracak esaslı çelişkilerden biri budur

 Yoksul güney ve zengin kuzey arasındaki çatışma veya bir göç dalgası kuzeyin korkulu rüyalarından biridir. Dolayısıyla  güneyden kuzeye doğabilecek muhtemel bir göç dalgasının önlenmesi veya  denetim altına alınması yüzyılımızın global aktörlerinin öngörüleri arasında bulunacaktır. Güneyin elinde Kuzeyle rekabet edebilecek enstrümanlar oldukça sınırlıdır. Bu bakımdan Güvenliği  siyasal bir enstrüman olarak öne çıkaran  Kuzey’in tehdit algılaması   “Uluslar arası Terör” kavramı üzerine oturmaktadır[18].  Bu tehdidin varlığı inkâr edilemez, fakat sebepleri üzerinde yeterince  düşünülmediği söylenmelidir.

SSCB’nin dağılmasından sonra kendini gösteren belirsizlik sürecinde, uluslar arası rekabetlerin yoğunlaştığı üç coğrafi bölgeden söz etmek gerekmektedir : Kafkaslar, Ortadoğu ve Balkanlar.  Bu gelişmeler Uluslar arası bir güvenlik kaygısının da  yaygınlaşmasına yol açmış ve 2003 yılında ABD’ne karşı (Yani Küresel Egemen Konumundaki Güce karşı)  yürütülen Güney  kaynaklı terörün tanımlanmasında geleneksel unsurlar öne çıkarılmış bulunmaktadır.  ABD kaynaklı yorum: bunun dinsel ve kültürel farklılıklardan kaynaklandığı üzerinde yoğunlaşmaktadır. Yukarıda sözü edilen bölgeler din ve kültürlerin tarihi olarak karşılaştıkları alanlardır. Henüz, kuzeyle güney arasındaki refah farkına karşı duyulan öfkenin dinmesine yönelik etkin bir organizasyonun varlığından söz etmek mümkün değildir. Kaynakların denetimini hedefleyen küresel gücün “dengesiz” olarak tanımlayabileceğimiz “güç gösterisi”, kültürel fay kırıklarının derin olduğu hatlarda cereyan etmektedir ve  “medeniyetler çatışması” teorisinin 1990’lı yıllarda ortaya atıldığını hatırlamak ; bizi, olayların belli bir mantık zinciriyle kurgulandığı ve uygulandığı sonucuna götürmektedir. Bu, Küresel güc’ün  egemenlik oyunudur.

 

 

SONUÇ

            21. yüzyılın ekonomik ve siyasal stratejileri global  aktörlere göre şekillenmektedir.

            20. yüzyılda ortaya çıkan değişmeler, ulus-ötesi yapılanmaları ve uluslar arası işbirliğini giderek daha zorunlu hale getirmektedir. Salt “güçlülerin” egemen olduğu dünya tasarımı artık geride kalmıştır. Eğer dünya  global bir  köy olarak tasarlanıyorsa, yoksullarının sorunlarını da çözmenin yolunu bulmalıdır. Hiç şüphe yok ki bunun yolu ayrılıkları körüklemek veya  pek çok önyargıdan kaynaklanan düşmanlıkları derinleştirmek olmamalıdır. İnsan hakları, demokrasi, ayrımcılığın ortadan kalkması gibi çağdaş ortak değerler yayılmanın  ideolojik enstrümanları görünümünden çıkmadığı sürece daha dengeli ve daha yaşanılabilir bir dünyayı galiba daha çok bekleyeceğiz.

            AB, eğer bu dengelerin kurulmasına katkıda bulunmak gibi açıklanmış amaçlarına ulaşmakta samimi ise Türklerin  bu önemli ulus-üstü yapı içinde üstlenebileceği son derece önemli roller vardır.

            Eğer, Türkler ; kuzey-güney temel çelişkisinde coğrafyasından ötürü bir rol alacaklarsa (ki bu güçlü bir ihtimaldir)  yaşlı kıtamızda kendini önemseyen güçlerin karar vermesi gerekmektedir. Türkiye, tarihinin hiçbir döneminde seçeneksiz kalmamıştır.

           

 

 


 

[1] www.mapsofworld.com

[2] www.mapsofworld.com

 

[3] Taha Akyol, Sovyet Rus Stratejisi ve Türkiye,

[4] Helsinki Nihai Senedinin tam metni için Bkz. : www.byegm.org

[5] Baskın Oran (Ed.), Türk Dış Politikası, C.II, İstanbul-2003(6), s.10.

[6] Atilla İlhan, Hangi Küreselleşme, İstanbul-2003,s. 134.

[7] www.atlas.historique.net.

[8] www.un.org

[9] www.un.org

[10] http//www.mapsofworld.com/world-mineral-map.com. 

[11] Organisation Of  Petroleum Exporting Countries  (Petrol İhraç Eden Ülkeler Teşkilatı)

[12] www.cia.gov  /cia/publications/factbook/index.html  

[13] Bu konuda mukayeseli veriler için bkz. : www.un.org.

[14] Rusya Federasyonu ve Suudi Arabistan Dünya GSH’sı içindeki paylarına göre tabloda yer almışlardır. Suudi sermayesinin ABD ve Avrupa’daki çok uluslu şirketlerde kullanıldığını hatırlamakta fayda vardır.

[15] www.un.org  http://cyberschoolbus.un.org/infonation3/menu/advanced.asp  istatistik verileri.

[16]Bu kararlar için Bkz.: Akif Ayhan, "Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC)Şanghay 13'üncü Bakanlar ve 9'ncu Zirve Toplantıları “,www.disisleri.gov.tr/MFA_tr/Yayinlar/DisisleriBakanligiYayinlari/EkonomikSorunlar Dergisi/Sayi4/

[17] http://www.zompist.com/Langmaps.html 

[18] Sorunun ilginç bir tartışması için  Bkz.: Brian Jenkins, "International Terrorism: The Other World War ", International Terrorism Characteristics, Causes, Controls, Ed. : Charles W. Kegley , , New York - 1990, s. 27-38. Keza: Bkz. Adam Roberts, "Terrorism and lnternational Order ",  Terrorism and International Order Ed.:  Lawrance Freedman , London: 1987, s. 9.