CUMHURİYET DÖNEMİNDE BAKANLAR KURULU KARARI İLE YASAKLANAN YAYINLAR 1923-1945
PROF.DR.MUSTAFA YILMAZ[1]
GİRİŞ
İçinde yaşadığımız çağda medyanın artık dördüncü kuvvet olarak tanımlanması, yani onun yasama, yürütme ve yargıdan sonra gelmesi sanırız onun önemini ortaya koymak açısından anlamlıdır.
İncelemeye çalışacağımız dönem olan 1923-1945[2] tarihleri arasında, dar anlamda basın kavramı içerisine girebilecek gazete, dergi ve kitapların siyasal iktidar tarafından dönemin iç ve dış siyasetine uygun bulunmayarak Bakanlar Kurulu Kararı ile yasaklanması üzerine olacaktır.
İşaret ettiğimiz dönemde dünyada ve özellikle Türkiye’de radyo ve televizyonun kamuoyu yaratma, yönlendirme veya bilgi aktarmada basın kadar etkili olduğu söylenemez.[3] Bunun için sadece gazete, dergi ve kitaplarla ilgili kararlar üzerinde durulacaktır.
Konumuzun alt başlıkları olan Atatürk ve İnönü döneminde basına getirilen yasaklamalara geçmeden Türkiye’de basının kısa bir tarihçesini ve basına daha önce uygulanan yasaklamaları vermek sanırız yararlı olacaktır. Türk basın tarihi 1831 yılında Takvim-i Vekayi[4] gazetesinin yayınlanması ile başlamıştır. Haftada bir kez çıkan bu gazete resmi bir nitelik taşımakta idi. Devlet idaresi ile ilgili gelişmelerden halkın haberdar edilmesi ve kamuoyunun bu konularda aydınlatılması amaçlanmıştı. Gazete yayın hayatına 1892 yılında son vermiştir.
Resmi gazete niteliğindeki Takvim-i Vekayi gazetesini 1840 yılında Ceride-i Havadis adlı özel gazete izlemiştir.[5] Daha sonra bu konuda diğer örnekler Tercüman-ı Ahval ve Tasvir-i Efkar gazeteleridir.[6]
Anılan bu gazetelerde Tanzimat dönemi yöneticilerine yönelik eleştirilerin yer alması ve batılı anlamda değişiklik taleplerinin dile getirilmesi sonucunda basın ile ilgili ilk düzenleme 25 Kasım 1864 tarihinde Matbuat Nizammanesinin çıkkarılması ile gerçekleştirilmiştir. Nizamname 35 maddeden oluşmaktaydı. Hangi dilde olursa olsun siyasete ve yönetime yönelik yayın yapmak isteyenler izin alacaklardı, devletin içi güvenliği ve asayişini bozucu yayın yapan gazetecinin suçlu olacağı, gazetecinin Saltanata, genel adaba ve milli ahlaka aykırı yazılar yazması, hanedana saldırıda bulunması, Bakanlar Kurulu ve üst düzey bürokratlar aleyhine yazılar yazması yanında, müttefik bulunan hükümdarlar aleyhine yayın yapması yasaklanıyor ve bu konuda çeşitli miktarda para ve hapis cezası öngörülüyordu.[7]
Türk basın tarihinde basına yönetim tarafından getirilen bu ilk düzenlemede yer alan hükümler daha sonraki düzenlemelerde değişik tarzda hep gündeme gelecektir. Nitekim 1864 tarihli Matbuat Kanunu’nun yetersiz kaldığı düşünülerek çıkartılan 27 Mart 1867 tarihli Ali Kararnamesi ile İstanbul’da yayınlanan gazeteleri kontrol altına almaya yönelik bir düzenleme ile hükümete gazete kapatma yetkisinin verildiğini görüyoruz.[8]
Osmanlı İmparatorluğunda Parlamentoya dayalı hayatın başlangıcı olan 1876 Kanun-u Esasi’nin 12.maddesinde “Matbuat Kanun Dairesinde Serbesttir” denilmesine rağmen bilindiği gibi kısa süren parlamentolu hayata Abdülhamit tarafından son verilmesi ile basın üzerinde daha baskıcı bir uygulamanın başladığını görüyoruz.[9]
Abdülhamit’in istibtad yönetimine son veren II.Meşrutiyetin ilanı ile basın takrar özgür bir ortamda faaliyet yapma imkanını elde etmiştir. Gazeteler 25 Temmuz 1908 tarihinden itibaren sansüre tabi olmadan yayınlanmaya başlamış ve II.Meşrutiyet’in ilanı ile basın ve yayın hayatına bir canlanma gelmiştir.[10]
Bu özgür ortam 1909 yılında çıkarılan Matbuat Kanunu ile tekrar yeni bir düzenlemeye tabi tutulmuştur. Yeni Kanun 37 maddeyi içeriyordu. Yine öncekilerde olduğu gibi gazete çıkarmak için hükümete bildirimde bulunmayı, vatandaşları suça teşvik edici yazılar yazmayı, ahlak kurallarına aykırı resim ve yazı yayınlamayı yasaklıyordu. Aynı Kanun ile hükümete gazete kapatma yetkisi veriliyordu.[11]
1909 Matbuat Kanunu yürürlükte kaldığı süre içerisinde bazı değişiklikler yapılmıştır. 1913 yılında genel ahlak ve edep kurallarına aykırı yazı ve resimlerin yayını yasaklanmış ve gazete sahiplerine ve gazete sorumlu müdürlerine ilişkin yeni düzenlemeler yapılmıştır. aynı yıl yapılan bir başka değişiklik ise devletin iç ve dış güvenliğini bozabilecek nitelikte yayın yapan gazetelerin kapatılması ilkesinin getirilmesidir. 1914 yılında ise ülkenin I.Dünya Savaşına girmesi nedeni ile sansür talimatnamesi yürürlüğe konmuş ve savaş süresince basının tamamen hükümet tarafından kontrol altına alınması amaçlanmıştır.[12]
Osmanlı İmparatorluğunda askeri alanda başlayan yenilik hareketleri kaçınılmaz olarak sivil kurumlarıda etkilemiş ve batılı yaşam ve düşünce tarzı topluma girmiştir. Yönetime karşı yöneltilen eleştirileri ve İmparatorluğun devamı için öngörülenleri dile getirmede bir araç olan basın, önemli bir güç olmuştur. Bunu farkeden Padişah ve Osmanlı Bürokrasisi bu güce karşı tedbir almak zorunda kalmış ve zaman zaman basını kontrol etmeye ve susturmaya yönelik uygulamalar yaşanmıştır.
ATATÜRK DÖNEMİ
Osmanlı İmparatorluğu açısından I.Dünya Savaşına son veren Mondros Mütarekesi sonrasında ülkenin içine düştüğü durumdan kurtuluş için Mustafa Kemal Paşa önderliğinde Anadolu'da başlatılan milli direniş hareketi, Anadolu'da geniş halk kitlelerine girişilen hareketi anlatmada, onların bu milli harekete katılımlarını sağlamada ve dünya kamuoyuna girişilen hareketi anlatmada basının önemini biliyordu. Basından kendi haklı davalarını anlatmada bir kanal olarak yararlanmak veya bu yolu açmak doğrultusunda çalışmalarda bulunuyordu[13]. Ama diğer taraftan Padişah ve İşgalci güçlerin denetiminden basın olumsuz olarak etkilenmişti. Özellikle Anadoludaki hareket lehine yazıların çıkmasını engellemek için yeni düzenlemelere gidilmişti[14]. Basın üzerinde denetim hem İstanbul hükümetlerince hem de İstanbul’daki İtilaf devletleri temsilcilerince sürdürülmüştür. İtilaf devletlerinin İstanbul basınını kontrol etmeye yönelik çabaları oldukça etkili olmuş ve Meclis-i Vükela’da sansür heyetine daha dikkatli inceleme yapma imkanı verilmiştir.[15]
Milli Mücadele’yi yürüten Mustafa Kemal Paşa liderliğindeki kadronun özellikle İstanbul’un Anadolu’daki hareketi İttihatçılıkla ve Bolşeviklikle suçlayan propogandalarına karşı halkı aydınlatmak ve onlara milli davayı anlatmak için basına duydukları ihtiyaç tartışma götürmez. Nitekim Milli Mücadele’nin kazanılması ile her şeyin bitmeyeceğini bilen Mustafa Kemal Paşa asıl işlerinin bundan sonra başlayacağını ve genç Türkiye Cumhuriyetinin gerçekleştirilecek radikal değişikliklerle yeni bir yapıya kavuşacağının işaretlerini veriyordu. Mustafa Kemal Paşa, bunları yaparken kamuoyu oluşturmada ve halkı aydınlatmada, eskinin izlerini silmede basına büyük görevler düştüğünü biliyordu. Bu bağlamda yeni yönetim basın’ın kendi içinde bir kurumlaşmaya ve güce ulaşmasını sağlamada büyük ölçüde yardımcı olmuştur. Nitekim Mart 1920 tarihinde Matbuat ve İstihbarat Genel Müdürlüğünü, Nisan 1920 tarihinde ise Anadolu Ajansının kurulması sağlanmıştır[16].
Milli Mücadelenin başarıya ulaşması sonrasında Mustafa Kemal Paşa önderliğinde ülkenin çağdaşlaşması, laik ve demokratik bir ulus devleti olması yolunda gerçekleştirilen inkılaplara muhalefetin artması ve 1925 yılı içerisinde çıkan Şeyh Sait isyanı üzerine Takrir-i Sükun Kanunu çıkarılmış ve bu kanun ile hükümet basın üzerindeki denetimini artırmıştır. Kanuna bağlı olarak gazeteler kapatılmış ve Takrir-i Sükun Kanunu ile; “İrtica ve isyana ve ülkenin sosyal düzenini, huzur ve sukununu ve emniyet ve asayişini ihlale yönelen örgüt, kışkırtma, özendirme, girişim ve yayını hükümet Cumhurbaşkanının onayı ile doğrudan doğruya ve idareten yasaklamaya yetkilidir.” hükmünü getirmekteydi. Ayrıca 3 Mayıs 1925 tarihli kararname ile “Havale-i Şarkiye’de İdare-i Örfiye Mıntıkasında Tatbik Edilecek Sansür Talimatnamesi” kabul edilmişti.[17]1929 yılına kadar yürürlükte kalan bu yasa geregı iktidar basına karşı otoriter bir tavır sergilemiştir.[18]
Basına karşı takınılan bu tavır Türkiye’nin o günkü şartlarından kaynaklanıyordu. Nitekim; Mustafa Kemal Paşa 1 Mart 1922 tarihinde Meclisin açılış konuşmasında basın hakkındaki görüşlerini şöyle açıklamıştır: "Basın milletin müşterek sesidir. Bir milleti aydınlatma ve doğru yolu göştermede, bir millete muhtaç olduğu gıdayı vermekte, özetle bir milletin saadet hedefi olan müşterek istikamette yürümesini teminde basın başlı başına bir kuvvet, bir mektep, bir rehberdir."[19]. İşte özünde basına ve onun özgür bir ortamda çalışmasına inanan Mustafa Kemal Paşa, şartlar gereği basına karşı kısıtlamaların konduğu bir ortamın kalıcı olmasından yana değildi. Nitekim 1929 Yılında Takrir-i Sükun Kanunu'nun yürürlükten kalkması ile basın tekrar bir serbestlik ortamına kavuşmuştur. Türk basın hayatında yeniden bir canlanış gözlenmiş, iktidara ve ülkenin sorunlarına ilişkin yazılar basında yer almaya başlamıştır. Ama daha sonra yaşanan Serbest Fırka denemesi ülkede Mustafa Kemal Paşa önderliğinde gerçekleştirilen inkılapların yeterince tüm halk tarafından anlaşılmadığını ortaya koymuş ve basın ile ilgili bir düzenlemeye gidilmesi gereği ortaya çıkmıştır[20]. Şüphesiz iktidarın bu kararında ülke dışında ve içinde yaşanan olayların etkisi vardır. Bu olayların en önemlisi sanırız 1929 ve 1930 yıllarında yaşanan ve tüm dünya ekonomilerini felce uğratan büyük ekonomik bunalımdır. İçeride ise tek partili rejimin gittikçe iktidarını güçlendirme yolundaki uygulamaları yaşanmaktadır.
25 Temmuz 1931 tarihinde çıkarılan yeni Matbuat Kanunu ile matbaa açma, gazete ve dergi yayınlanması, gazete ve dergi çalışanlarının sorumlulukları ve hakları, basın suçları ile suça tahrik, şantaj, yayınlanması yasal olan şeyler, gazete ve dergilerin toplatılması ve kapatılması, tazminatlar ve bu hükümlerin uygulanmasına ilişkin maddeleri yanında, ülkede bulunan yabancıların gazete çıkarmaları hükümet iznine bağlanıyor ve bu gazetelerin yazı işleri müdürlerinin Türk olması zorunluluğu getiriliyordu. Ayrıca bu gazete ve dergilerin Cumhuriyet hükümetinin iç ve dış politikaları aleyhine yayınlar yapamayacakları hükmü getiriliyordu.[21].
Atatürk dönemi'nde basına verilen kapatma cezaları veya yayına belirli sürelerle ara verme cezaları Bakanlar Kurulu Kararları ile ve 1931 tarihli Matbuat Kanununun 50 ve 51'nci maddeleri gereği olmuştur.
Bunlardan 50'nci madde ile: "Memleketin umumi siyasetine dokunacak neşriyattan dolayı İcra Vekilleri Heyeti Kararı ile gazete veya mecmualar muvakkaten tatil olunabilir. Bu suretle kapatılan gazete veya mecmuanın neşrine devam edenler hakkında 18'nci madde hükmü tatbik olunur.
Bu suretle kapatılan bir gazetenin mes'ulleri tatil müddetince başka bir isim ile gazete çıkaramaz." denilmekteydi.
Yine 51'nci madde ile: "Yabancı bir memlekette çıkan bir gazete veya mecmuanın Türkiyeye sokulması ve dağıtılması İcra Vekilleri Heyeti Kararı ile menolunabilir.
Dağitılan nüshalar karardan evvel, İcra Vekilleri Heyetinden müstacelen karar alınmak üzere Dahiliye Vekilinin emrile toplattırılabilir. Menolunmuş gazeteleri memnuiyeti bilerek Türkiye'ye sokan ve dağıttıranlardan 300 liraya kadar ağır para cezası alınır." deniliyordu.
Basın kanununa ve İnkılap ilkelerine ters düşen gazete, kitap ve dergiler özellikle Kemalizmin yeni getirdiği ilkelere; laikliğe, iç ve dış politikaya aykırılık durumunda yönetim çok hassastı ve hemen gerekli kanuni prosedür işletiliyordu. Yeni kurulan ve her yönüyle eski İmparatorluk anlayışından uzaklaşmayı hedefleyen devlet kendi temel niteliklerine karşı olan her türlü hareket ile özellikle Hilafet, Saltanat,Şeriat, Turancılık, Irkçılık ve Komünistlik gibi oluşumlara karşı çok hassas davranıyordu.
Devlet, basını kontrol etmek ve gerçekleştirilen inkılapları halka anlatmak ve kamuoyu yaratmada gerekli olan düzenlemeleri yapmak yoluna gidilmiştir. Nitekim 7 Haziran 1920 tarihinde kurulan Matbuat Umum Müdürlüğü bir düzenleme ile 1 Haziran 1934 tarihinde yeni ve geniş bir örgütlenmeye gidiyordu. Konumuzla ilgili olan Matbuat Umum Müdürlüğü Kanunu'nun önemli maddeleri şunlardı:
1-a) Gerek Memleket dahilinde ve gerek haricindeki siyasi, iktisadi, içtimai ve harsi hareketler bakımından yerli ve yabancı neşriyatı takip etmek.
b) Milli matbuatın inkılap prensiplerine, devlet siyasetine ve millet ihtiyaçlarına uygun olmasını temin eylemek.
c Memleketimizin içinde milliyet ve demokrasi esaslarına mugayir fikir cereyanlarının yayılmasına mani olmak için tedbir almak., bu gibi fikir cereyanları ile neşriyat vasıtası ile mücadele etmek[22].
Basında devletin yardım ve kontrolünü bir gereklilik olarak gören Matbuat Umum Müdürü Vedat Nedim Tör, Mayıs 1935 tarihinde toplanan Matbuat Kongresinde Atatürk Türkiyesinde gazetenin amacını şöyle açıklamaktaydı:
1-"Devrim prensip ve ideallerinin geniş halk yığınları içinde yayılması için en kuvvetli bir propaganda aracı.
2-Devrim fütuhatının kaypaklığa, irticaa karşı en uyanık bir müdafaa aracı.
3-Devrim hükümetinin yaptığı işlerde samimi bir yardımcı ve uyarıcıdır.
4-Halkın siyasal, ekonomik ve kültürel eğitiminde en müessir bir okul."[23]
Basının kurumlaşmasına yönelik faaliyetlerden bir diğeri ise 25 Mayıs 1935 tarihinde toplanan I.Basın Kongresi'dir. Bu kongrede gündeme gelen Türk Basın Birliğı Kanunu'nun çıkarılmasının ise 1938 yılında geçekleştiğini görüyoruz[24]. 1938 yılındaki değişiklik ve II.Dünya savaşının da etkisiyle İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde basın üzerindeki denetim giderek artmıştır. Ama Cumhuriyet ile birlikte basının kurumlaşması yolunda çabaların sürdürüldüğü ve onun gelişmesi için günün imkanları ölçüsünde yardımcı olunduğu da bir gerçektir.
Ana çizgileriyle vermeğe çalıştığımız Türk basın tarihindeki gelişmeler bizim ele alacağımız konu ile ilgili olmakla beraber esas konumuzu oluşturmamaktadır. Konumuz Atatürk döneminde ülke içerisinde ve ülke dışında yayınlanan gazete, dergi ve kitapların iktidar tarafından yasa gereği toplatılması, yurda girişinin yasaklanması yayın durdurma ve belirli bir süre ara verme ile ilgili alınmış bakanlar kurulu kararları üzerine olacaktır.
Başbakanlık Cumhuriyet Arşivinde yaptığımız araştırma sonucu ulaştığımız Atatürk döneminde Bakanlar Kurulu Kararı ile yasaklanan yayınların bir dökümünün yapılması[25] ve yasaklanan yayınlarda yasaklamaya neden olan konuların belirlenerek dönemin iktidarının hassasiyetlerinin ortaya çıkarılmasına çalışılacaktır.
İncelediğimiz dönemde zararlı yayın yaptıkları için geçici veya sürekli kapatılan gazete ve dergiler yanında satışı durdurulan, dağıtımı yasaklanan kitaplar ile yine ülke için zararlı yazılar taşidığı bildirilen yayınların yurda girişinin ve satışının yasaklandığını görüyoruz.
1922'li yıllardan başlamak üzere yeni yönetim gazeteler için getirilecek ithal kağıdın gümrük dışı tutulması yolunda bir dizi Bakanlar Kurulu Kararı almıştir[26]. Bunun yanında gazetelerin modernleşme ve kapasite artırma doğrultusunda ithal edecekleri makina techizat ve diğer malzemelerden de vergi alınmaması yolunda Bakanlar Kurulu Kararları mevcuttur.
Ayrıca gazetecilerin Türkiye'yi ilgilendiren belirli toplantıları takip için yurtdışına çıkışlarında siyasi pasaport verildiğini görüyoruz. Bunun yanında yabancı gazetecilerin Türkiye'de uzman sıfatı ile çalıştırılması ve bunların ülke içinde yapacakları seyahatlere ilişkin permi verilmesine ilişkin birçok karar mevcuttur[27]. Bütün bunlar yönetimin basın ve onun mensuplarını maddi ve manevi olarak desteklediğini gösterir kararlardır demek sanırız abartılı olmayacaktır.
İncelediğimiz dönemde ülkeye girişine ve satışına yasak getirilen veya ülke içinde yayını durdurulan gazete, dergi ve kitapların yasaklanış nedenlerinden hareketle yayınları şu başlıklar altında toplamak mümükündür.
1-Komünist propaganda yapan yayınlar (dört adet)[28].
2-İnkılaplara muhalefet edici yayınlar (on adet).
3-Takrir-i Sükun Kanununa muhalefet edici yayınlar (iki adet).
4-Türkiye'deki Rum ve Ermeni vatandaşları kışkırtıcı yayınlar (dokuz adet).
5-Kamuoyunun huzurunu bozucu-Ülke aleyhine yapılan yayınlar (kırkdört adet).
6-Muzur yayınlar (üç adet).
7-Dini duyguları rencide edici yayınlar (dört adet).
8-İrticayı teşvik edici yayınlar (iki adet).
9-Din propagandası yapan yayınlar (sekiz adet).
10-Kürtçülük-bölücülük ile ilgili yayınlar (yedi adet).
11-Türkçülük ile ilgili yayınlar (üç adet).
12-Mustafa Kemal Paşa'nın şahsına karşı yapılan yayınlar (sekiz adet).
13-Komşu ve dost ülkeler aleyhine yapılan yayınlar (beş adet).
14-Türkiye'nin dış politikasına zarar verici yayınlar (onaltı adet).
Bu ayırımdan İnkılaplara muhalefet edici yayın başlığı altında toplanan yayınların muhtevası: Halifelik lehine propaganda, Cumhuriyet karşıtı propaganda, Şapka ınkılabına muhalefet, laiklik politikasına ve uygulamalarına muhalefet edici kitap gazete ve mecmualarda yer alan yazılardan oluşmaktadır.
Yine din propagandası ile ilgili olarak görülen sadece İslamiyetle ilgili yayınların değil Hiristiyanlık ve diğer dinler ile ilgili yapılan tüm propagandaları kapsayıcı olduğudur.
Çok genel bir niteleme olarak Bakanlar Kurulu Kararlarında geçen "ülke aleyhine" yayın ile "kamuoyunu bozucu" yayın aynı başlık altında toplanmıştır. Bu başlığın muhtevasına örnek olarak ise; ülke dışında basılan ve ülkeye girmesi iç ve dış siyaset için zararlı olabilcek kitap, gazete ve mecmualar ile yine halkın yıldızlarına bakıp hastalıklarına teşhis ettiğini iddia edici nitelikteki yayınlar, ülkenin iktisadi ve mali yapısıni bozucu, Büyük Millet Meclisi'nin gizli celsesinin yayınlanması, Türklük aleyhtarı, milli birliği incitici, ülkenin milli birliğini ve kültürel birliğini bozucu yayınlar oluşturmaktadır.[29].
Konu başlıkları ile ilgili ayırımda dikkati çeken bir başka nokta ise değişik tarihlerde bu konu başlıkları ile ilgili yasakların arttığı veya azaldığıdır. Sanırız bunun nedeni yine 1923-1938 Türkiyesinin iç dinamikleri ve aynı tarihlerde dünyada meydana gelen gelişmelerin yönetime olan etkisidir.
Örneğin, komünist propaganda ile ilgili yasaklamalar veya bu konudaki hassasiyet 1926 yılı öncesine rastlarken, 1930'lu yıllardan sonra bu tür bir yasaklaması Bakanlar Kurulu Kararlarında görülmemektedir. Nitekim konuya ilişkin yasaklamaların yıllara göre dağılımında bunu görmek mümkündür. Dağılım: 1923'te 2, 1924'te 2, 1925'te 5,1931'de 1 ve 1936'da ise 1'dir.
Dığer taraftan inkılaplara muhalefet veya irticayı teşvik edici, laiklik karşıtı yayın yasağı her dönemde yer almıştır. Ama bu konulara ilişkin Bakanlar Kurulu Kararlarında 1930'lu yıllardan sonra bir artış görülmektedir. Kararların yıllara göre dağılımı ise şöyledir: 1924'te 1, 1925'te 2, 1930'da 1, 1931'de 1, 1933'te 4, 1934'te 2, 1935'te 5, 1936'da 2, 1937'de 5 ve 1938'de ise 2'dir.
Türkiye'de hükümetlerin incelediğimiz dönemde Ermenilik, Rumluk ve Kürtçülük yapan yayınlara karşı duyarlılığının bütün dönemi kapsadığını görüyoruz. Nitekim bu konuları kapsayan yayınlara ilişkin kararların yıllara göre dağılımı ise şöyledir: Rumluk ve Ermenilik, 1925'te 1, 1928'de 1, 1932'de 2, 1933'de 2, 1934'de 1, 1935'de 2, 1936'da 2, 1937'de 2 ve 1938'de ise 4'tür. Kürtçülük, 1925'te 1, 1928'de 1, 1931'de 1, 1932'de 1, 1934'de 1, 1936'da 2 ve 1937'de ise 2'dir.
Mustafa Kemal Paşa'nın şahsına karşı yapılan yayınlarla ilgili olarak görülen, bu konu ile ilgili kararların daha çok 1930'lu yıllardan sonraki döneme ait olduğudur. Yıllara göre kararların dağılımı ise şöyledir: 1929'da 1, 1932'de 1, 1933'de 2, 1934'de 1, 1935'de1, 1936'da 3 ve 1937'de ise 1'dir.
Yine 1934'ten sonra yasaklamalar ile ilgili kararlar arasında yer alan diğer bir konu ise Türkçülük ile ilgili yayınlardır. Bunlar; 1934'te 1, 1935'te 1 ve 1936'da ise 1'dir.
Ülke aleyhine yayınlar ilişkin olarak getirilen yasaklamalar incelendiğinde, 1923-1925 yılları arsındaki üç yıllık sürede 10, 1926-1933 yılları arsındaki sekiz yıllık sürede 12, 1934-1938 arası beş yıllık sürede ise 28 kararın olduğunu görüyoruz. Burdan hareketle 1934 yılına geliceye kadar yıllara eşit olarak dağılan kararların 1934'ten sonra arttığını söylemek mümkündür.
Yayın durdurma ve yasaklama ile ilgili en çarpıcı örnekleri ise sanırız 1930'lu yıllardan sonra Türkiye'nin dış politikası aleyhine ve komşu ülkeler ile olan ilişkilerine zarar verici yayınlara karşı göstermiş olduğu hassasiyettir. Konu ile ilgili olan kararların yıllara göre dağılımına bakıldığında; 1926'ta 1, 1931'de 1, 1933'te 1, 1934'te 2, 1935'te 4, 1936'da 3, 1937'de 6, 1938'de 8 olduğunu görüyoruz. Bu dağılımdan anlaşılan İkinci Dünya savaşına doğru giden dünya'da Türkiye komşu ülkeler ile olan ilişkilerine zarar verebilecek yayınlara karşı daha duyarlı olmuştur diyebiliriz. Özellikle I.Dünya savaşı tecrübesini yaşamış cumhuriyet önderleri bu konudaki birikimlerini takip ettikleri politikalarla ortaya koymuşlardır.
İncelediğimiz kararların yıllar itibarıyla dağılımına bakacak olursak: 1922-1930 yılları arası sekiz yıllık sürede karar sayısı 38 iken, 1930-1935 yılları arsı beş yıllık dönemde karar sayısı 61, 1935-1938 yılları arası üç yıllık dönem için ise 53'tür. Bu dağılımdan hareketle 1930 sonrası dönem önceki yılların yaklaşık üç katı fazla sayıda Bakanlar Kurulu Kararı ile yasaklamanın mevcut olduğunu görüyoruz. Sanırız bu fazlalığın temel gerekçesi İkinci dünya savaşı öncesi dünyanın içinde bulunduğu durum ve Türkiye'nin özellikle dış politika konusunda hassasiyeti ve buna uygun olarak davranışıdır diyebiliriz.
İncelediğimiz döneme ilişkin olarak bakanlar kurulu kararları ile yasaklanan yayınların ulaşabildiğimiz eklerinin sayısı 41 iken kararname sayısı ise 144 adettir.
Yasaklamaya konu olan yayınların incelenmesinde dikkat çekici bir diğer nokta ise yasaklanan yayınların çoğunluğunun ülke dışında Paris, Kahire, Suriye, Almanya vb. ülkelerde basılan yayınlar olmasıdır. Türkiye dışında basılan ve ülkeye girmesine ve satışına izin verilmeyen yayınlardan oldukça büyük bir bölümünün yine ülke dışında Türkçe ile yazıldığı görülmektedir ve bu tür yayınların sayısı hemen hemen ülke içerisinde çıkarılan yayınlara eşittir. Ülke içerisinde yasaklamaya konu olan yayınların yine büyük bir bölümünün İstanbul'da basıldığı görülmektedir. Türkiye'de yayınlanan esererin çok az bir kısmı yabancı bir dille basılmıştır.
Şimdi yukarıda tasnif ettiğimiz ana başlıklar altında Bakanlar Kurulu Kararlarını özellikle kararların eklerinden elde edilen bilgilerden hareketle, yasaklamaya neden olan konuları vererek siyasi iktidarın iç ve dış politika konularındaki hassasiyetini vermeğe çalışacağız.
Yukarıda mütareke sonrasında İstanbul basını içerisinde Anadolu'da Mustafa Kemal Paşa önderliğinde başlatılan milli harekete karşı olumsuz tavır takınma yanında Anadolu'daki harekete sempati ile bakan ve onu destekleyen gazetelerin bulunduğundan söz etmiştik. Buna bağlı olarak olumsuz tavır sergileyen gazetelerin Anadolu'da dağıtımının Bakanlar Kurulu Kararı ile yasaklanması yanında olumlu tavır sergileyen gazetelerin Anadolu'ya girişlerine izin verildiğini görmekteyiz. Bu tür izin verilişine ilişkin alınmış iki tane kararı örnek olarak verebiliriz. Bunlar; İstanbul'da çıkan Güleryüz gazetesi[30], ile yine İstanbulda çıkarılan Tercüman-ı Hakikat gazetesidir[31].
Bu açıklamadan sonra şimdi yukarıda yaptığımız tasnif gereği ortaya çıkan başlıklar doğrultusunda kararlara ilişkin açıklamalara geçebiliriz.
1-Komünist propaganda yapan yayınlara ilişkin kararlar.
Anadolu'da Mustafa Kemal Paşa önderliğinde başlayan milli hareket ülkenin içinde bulunduğu şartlar gereği yabancı bir ülkenin desteğine ihtiyaç duyuyor ve Sovyet Rusya ile iyi ilişkiler içine girmek için çaba sarfediyordu. Rusya'da kurulan yeni yönetim ise Anadolu'daki harekete kendi çıkarları gereği destek verme eğiliminde idi ve onunla ilişki içerisine girme yolunda çabalar sarfetmekteydi. İşte başlangıçta karşılıklı çıkarlar ve beklentiler gereği kurulan bu yakınlaşma ve dostluk içerisinde Ankara, sovyetler'in komünist propaganda veya o türden hareketlere verdiği destekten duyduğu rahatsızlığı zamanı ve yeri geldiğinde dile getirmiştir[32].
Bu bağlamda Bakanlar Kurulu Kararları kararları ile değişik tarihlerde yasaklanan yayınları örnek olarak vermek mümkündür. Bu konuda ilk karar, 19-6-1339 tarihli Bulgaristan'da çıkartılan Ziya adlı gazetenin komünizm propagandası yapması nedeniyle yurda girişinin ve satışının yasaklanmasıdır[33].
Bu karardan bir ay sonra Rusya'da Türkçe olarak çıkarılan Yeni fikir, gazetesinin yurda girişi ile yine yurt içerisinde aynı maksat doğrultusunda yayın yapan İstiklal, gazetesininde dağıtımının yasaklandığını görüyoruz. Yasaklama kararında bu tür yayınların "Trabzon mıntıkasında efkarın tağlit ve teşvisine sebebiyet vermekte olduğu gibi, komünistlerin Şark'da komünistliği tesisi ve ihtilal çıkarması için geceli gündüzlü çalışmakta oldukları..." not edilmekteydi[34].
1924 Yılı içerisinde yine hükümetin ülkede komünist faaliyetler konusunda hassas davrandığını görmekteyiz. İstanbul'da Bolşevik ihtilaline muhalefet ettikleri için göçmen olarak bulunan önemli miktardaki Beyaz Rusların ve Menşevik Gücülerin[35], Bolşevikler hesabına çalıştığı belirtilerek alınan bir kararda bu insanların yerleştirilmesi ve bundan sonra Türkiye'ye kabul edilmelerine ilişkin bir dizi kurallar getirildiğini görmekteyiz[36].
Aynı konuda Kırım'da Rus Komünist Partisi'nin yayın organı olarak faaliyet gösteren Yeni Dünya gazetesinin İstanbul'a girişinin yasaklanması[37] ile Viyana'da yine aynı türden yayın yapan ve özellikle Türk aydınları ve okuyan kesime yönelik yayınları ile dikkatleri çeken Correspondans Enternasyonal gazetesinin yurda girişi yasaklanmıştır[38].
Aynı hassasiyetin 1925 yılı içerisindede yine devam ettiğini konuya ilişkin Bakanlar Kurulu Kararlarında görülebilir. Bu yıl içerisinde Atina'da yayınlanan, Rizo Pastis gazetesi[39]nin yasaklama nedeni Rus sovyet Şimendiferciler Birliğinin Yunan Şimendiferciler Sendikasına verdiği desteğe ilişkindi. “...Kapitalist sermayenin taht-ı esaretinden kurtulmak için say ve gayretlerinizde bütün Rus ve Sovyet Şimendifercileri sizinle beraberdir. İhtilal safhasında bütün dünyanın şimendifercileride sizinle beraberdir...” denilmekteydi.[40] İstanbulda Ermenice olarak çıkarılan Hahtanak[41] gazetesine ilişkin Kararın ekinde yer alan Hukuk Müşavirliği mütalasında; Ermeniler arasında Bolşevikliğe bir alaka uyandırması amacıyla gazetenin yayınlandığı belirtilerek yayınının durdurulması isteniyordu.[42] Aynı yıl 3 Haziran tarihli bir karar ile bu konuya verilen önem belirtililerek şöyle deniliyordu: Komünist faaliyetlerin ülkenin her yanında Ankara, İzmir ve Edirne'ye kadar eğitim kurumlarında yayılmaya çalıştığı ve sadece Askeri Tıbbiye talebeleri arasında değil ülkenin birçok kurum ve kurluşlarında yer edindiği bildirilerek alınacak tetbirler belirtiliyordu. Kararda, Askeri Tıbbiye’de bu tür faaliyetlerin yayılmasında Askeri doktor Fuat Sabit Bey’in etkin bir rolü olduğu belirtilerek, Fuat Sabit Bey’in okul ile ilişiğinin kesilmesi yanında Askeri Tıbbiye’den atılanların başka okullara alınmaması ve alınanların kayıtlarının silinmesi, kominist faaliyetlere karışanların Ankara İstiklal Mahkemesine sevki ve bu tür faaliyetlere karşı uyanık olunması istenmekteydi.[43]
1931 Yılında ise tekrar bu konu ile ilgili olarak Türkiyede sol hareketler içerisinde yer almış önemli isimler arasında yer alan Doktor Şefik Hüsnü[44] ve Eczacı Vasıf tarafından Almanya'da basılmakta olan İnkılap Yolu adlı mecmuanın yurda girişinin yasaklandığını görüyoruz[45].
Konumuz Türk solu veya Türkiye'deki komünist faaliyetler ve bunların tarihçesi üzerinde ayrıntılı olarak durmaya elverişli değıldir. Ama biz değişik tarihlerde Bakanlar Kurulu Kararları ile yurda girişi yasaklanan yayınlardan Türkiye'de yönetimin bu tür faaliyetlere karşı tavır takındığını ve bu tür oluşumlara izin vermediğini sanırız söyleyebiliriz.
2-Rumluk-Ermenilik-Kürtçülük ve diğer bölücü yayınlarla ilgili kararlar.
Yukarıda yıllara göre dağılımını verdiğimiz bölücü yayın faaliyetleri ile ilgili kararlarda Rumluk ve Ermenilik faaliyetlerinin oldukça çok olduğunu görüyoruz.
Yunanistanla yapılan Mübadele antlaşması gereği Türkiye dışına çıkarılan Araboğlu Kostantin'in Türk hükümeti ve Türkiye'deki Rumlara karşı tavır aldığını görüyoruz. Özellikle İstanbul'daki Metropolitlerin Türk hükümeti ile müzakerelere girişmesini ve temaslarını tenkit edici yazılar içeren Imerisiyanea adlı gazetenin yayınının yasaklanmasına 29-3-1925 tarihinde karar verilmiştir[46].
Bu tür bölücü yayın yapma konusunda Ermenilerin daha faal olduklarını bu konu ile ilgili yasaklanan yayınlardan çıkarmak mümkündür. Bu konuya ilişkin ilk yasaklama kararı, 11.11.1928 tarihinde Paris'te Ermeni Tşnak Komitesince yayınlanan Haraç adlı gazeteye ilişkindir[47]. Yurda girişi yasaklanan gazetede uydurma bir "Kürt İstiklal Komitesi" icat edilerek fotoğrafları ile birlikte yayınlanmıştı[48].
Yine Ermeni Taşnak Komitesi tarafından Paris, Suriye, Atina, Kahire ve Kaliforniya'da çıkarılan Haraç, Aztak, Noror, Husaper ve Mışak adlı gazeteler komitenin amaçları doğrultusunda Türkiye'de Kürdistan ve Ermenistan davasına hizmet edici ve ülke içerisindeki Ermenileri kışkırtıcı yayınlarından dolayı ülkeye girişine izin verilmemesi karara bağlanıyordu[49]. İçişleri Bakanlığından Başbakanlığa yazılan yazıda; "Memleketimiz dahilinde de mühim teşkilatı olan bu komitenin bu gazeteleri okutmak suretiyle teşkilatlarına daha vasi kudret ve kuvvet vereceği ve diğer Ermenileri de kendilerine imaleye çalışacağı tabii bulunduğundan, bu gazetelerin serbestçe memleketimize girmelerinde pek ziyade mahzur görülmektedir" denilmekteydi[50].
Aynı bağlamda Boston'da Ermenice olarak çıkarılan Hayrenik gazetesi[51], ile yine Paris'te Taşnak Komitesinin resmi yayın organı olarak çıkarılan Mardgoz gazetesi[52], Boston'da çıkarılan Baykar gazetesi[53], Mısır'da basılan Bugünkü Ermenistan adlı kitap[54], Ermenistan'da çıkarılan Ermeni ve Eserler mecmuası ile Emma ve Hayat Hasreti adlı kitaplar[55], Kahire'de Ermenice olarak çıkarılan Arev gazetesi[56], yasaklanıyordu. Arev gazetenin 15.8.1935 tarihli nüshasında çıkan "Muş Ovası Faciasının Yirminci Yıl Dönümü Münasebetiyle" başlıklı yazı; Türkiye'de vatandaşlar arasında yeniden ihtilaflara yol açacak nitelikte olduğu ve özellikle Ermeni vatandaşların bu tür zararlı yayınların telkinlerinden korunması isteniyordu[57].Anılan gazetelerden Mardgoz (Mardigos)’un 13.2.1933 tarihli nüshasında Ermeni İhtilâlinin haklılığı anlatılıyor ve Ermenilerin Kürtlerle işbirliği yapmamaları tarihi hata olarak not ediliyordu. Konu ile ilgili olarak kararın ekinde verilen tercümede: “Tarihi doğru yazmak için muhiti iyi tanımak icap eder. Mardigos bilâperva beyan ederki Ermeni ihtilali gayet tabii bir tazyikten doğmuş hakiki bir ihtilal idi. Ancak Ermeni milletinin yalnız kendi başına maceraya atılması doğru değildir. Kendisi ile hemdert olan akvam ile birleşip hareket etmesi lazımdı. Aksi olarak kendisinden çok güçlü olan ve (hasta adam) tabir olunan Osmanlı hükümetiyle çarpıştı halbuki hastanın onu tepelemeye, kan içinde boğmaya kafi derecede kuvveti vardı. Bu tetkikatımız onun içindir ki tarihin o devresini ezber edelim o muhitte yaşayan akvamı tanıyalım ve mücadelemizi menfaatlerimizi onlarla birleştirelim” deniliyordu[58].
Aynı konuda yasaklanan diğer yayınlar ise şunlardı: İstanbul'da Ermenice olarak çıkarılan Aztarar gazetesi[59], Şikago'da basılan My Beloved Armenia adlı İngilizce kitap[60], Leipzig'de basılan ve Türk Kültür birliğini bozucu Der Brockhaus adlı Atlas[61] ve bu konuda son olarak Beyrut'ta Ermenice olarak çıkan Zartonk gazetesinden[62]oluşan bu yayınların muhtevalarıyla Türkiye'nin iç ve dış politikalarına zarar verici ve Türkiye'nin bütünlüğünü bozucu özelliklede Türkiye'deki Ermeniler üzerinde olumsuz telkinlerde bulunarak onları kışkırtıcı bir tavır sergilemelerinden dolayı Bakanlar Kurulu Kararları ile yasaklanmıştır.
Ermeniler dışında Türkiye'ye yönelik olarak yapılan bölücü yayınlardan bir diğeri ise ülkedeki Türk vatandaşlarından Kürtlere ilişkin olanıdır. Bu konuda Bakanlar Kurulu Kararı ile yurda girişine veya yayınlanmasına yasak getirilen yayınlar şunlardı: Şam'da gizli olarak basılan Gonca-i Bahar adlı Kürtçe kitap[63], Pariste yayınlanan Vazreydemi adlı Rusça gazete[64], bu gazete Pariste Monarşist Ruslarla Ermeni Taşnak Komitesi ve Kürt Cemiyeti arasında yukarda yapıldığına ilişkin haberlerin çıktığı kongre sonrasında yayınlanmaya başlamıştır. Yine aynı konuda; Suriye'de faaliyet gösteren "Hoybun Cemiyeti"[65] tarafından Kürtçülük emelini gerçekleştirmek üzere Kahire'de çıkarılan La Question Kurde adlı mecmua[66], aynı cemiyetin yayın organı olarak Sam'da çıkarılan Havar gazetesi[67], yine cemiyet tarafından çıkarılan, Türk Affi Umumisi Karşısında Kürtler, Türkiye Reisicumhuru Gazi Mustafa Kemal Hazretlerine Mektup, Bir Ermeni Noktai Nazarına Göre Kürt Meselesi, ve bir bölümü resimli Arap dili üzerine yazılmış Elkaziyetülkürdiye adlı dört kitap[68], Kürt isyanından bahseden ve Saidi Kürdi tarafından Suriye'de doldurulan "Sodvva" markalı iki plak[69] ve son olarak şam'da basılan Kürdistanda Yirminci Asırda Türklerin Medeniyeti adlı kitabin yurda girişi yasaklanmıştır[70].
Bu konuda yasaklanan yayınların muhtevalarında ortak özellik, Türkiye'ye ve Türkiye'deki cumhuriyete karşı oluş ile yine Türkiye'de Türk vatandaşı olarak yaşayan Kürtleri Türkiye ve rejim aleyhine teşvik edici nitelikte oluşlarıdır.
Yukarıda bahsedilen Ermenilik, Rumluk ve Kürtlük yolunda yayınlar dışında Doğu Karadeniz'de Lazlık cereyanı uyandırmak doğrultusunda Gürcistanda basılan Mçita Murutsi (Kırmızı Yıldız), adlı gazete[71], ile Suriye'de Latin harfleri ile hazırlanan Çerkes alfabesi'nin Türkiye'ye girişinin yasaklandığını görüyoruz[72]. Kırmızı Yıldız adlı gazetenin Lazlık cereyanı uyandırmak için Lazistan’ın kendi alfabesini kullanması ve Lazların siyaseti, iktisat’ı öğrenmeleri isteniyordu. Sarp’ta bu doğrultudaki çalışmalar anlatılıyordu.[73]
Görüldüğü gibi Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılışı ile verilen Milli Mücadele sonrası kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti, milli sınırları içerisinde ülke bütünlüğüne ve ülke içerisinde yaşayan vatandaşlarına yönelik, onları bölücü yayınlara karşı duyarlı olmuş ve gerekli tepkiyi ve kararlılığı göstermiştir.
3-Türkçü yayınlarla ilgili kararlar.
Cumhuriyet ile birlikte Osmanlı İmparatorluğu içerisinde II.Meşrutiyet Dönemine kadar pek gündeme gelmeyen Türk varlığı ve bilinci yükseltilmmeye çalışılmıştır. Bu tür politikalara sanırız özellikle imparatorluk yapısından kurtulup bir ulus devleti olmak için gereklilik vardı. Kültür ve eğitim ağırlıklı bu dönüşümü sağlamada Türk Ocakları ve onun yerine kurulan Halk Evleri yardımcı olmuşlardır. İşte Mustafa Kemal Paşa ve çevresinin bu yöndeki faaliyetleri yani milli tarih ve dil ile milli gururu ve kendine güveni geliştirme çabaları Türkçü hareketi yürütenler tarafından olumlu karşılanmıştır. Ama aynı zamanda Mustafa Kemal Paşa’nın bu tür çalışmaları Türkçüler tarafından yanlış anlaşılarak sürekli bir felsefenin ifadesi olarak da algılanmıştır.
Türkiye kendisi dışında yani çevresinde meydana gelen değişimler ve kendi iç dinamiklerinin gerekleri doğrultusunda belirli bir tarihten sonra Türkçü doğrultuda yayınlara karşıda duyarlı olmuştur. Bu politika II.Dünya Savaşı sırasında Almanya ile ilişkilere bağlı olarak Türkçü yayınlara karşı bazan hoşgörülü bazan ise yasaklama ve tutuklamayı beraberinde getirmiştir. Bu konuda fazla olmamakla birlikte yasaklamaya ilişkin Bakanlar Kurulu Kararları mevcuttur. Bu konuda ilk karar, Ulusal Birlik adlı haftalık gazetenin üç yıl süre ile kapatılmasına ilişkindir[74]. İçişleri Bakanlığının ilgili gazeteyi kapatma kararı isteği ile ilgili yazısında, daha önce kapatılmış olan Orhun, Milli Birlik ve Milli İnkılap mecmuaları ile aynı doğrultuda yayın yapan Ulusal Birlik gazetesinin özellikle Üniversite gençliğine yönelik iç siyaseti bozucu ve inkılap prensiplerine aykırı yayın yaptığı ve Nasyonal Sosyalizm propagandası ile Yahudi düşmanlığı yaptığı belirtilmekteydi[75].
Bu tür yayınlarla ilgili dikkat çekici nokta sanırız yasaklama ile ilgili tarihlerdedir. Yani İtalya ve Almanya'daki yeni yönetimlerin etkisiyle iki savaş arası dünya'nın içinde bulunduğu şartlarla gereği Türkiye'deki hükümetler Türkçü yayınlara 1934'lü yıllardan sonra yasaklama getirmişlerdir.
Aynı konuda bir başka yasaklama ise 11 Mayıs 1935'te Tayyar Fethi tarafından yayınlanan Hap Bir Ağızdan adlı kitapla ilgilidir[76]. Kitapta yer alan "Beyoğlunu Nasıl Türkleştirebiliriz" başlıklı yazıda; İbranice, Rumca kelimelerin yer aldığı mağazaların adları sayılarak "yabancı Kanindan" diye tanımlanan bu kuruluşların aleyhiine bir tavır sergilenmekteydi. Yazıda devamla, azınlıkların toplu olarak bir yerde oturmasının yasaklanması, azınlık okullarının kapatılması istenmekteydi[77].
Türkiye'de hükümetin aynı konuya duyarlılığının sürdüğünü gösterir son örnek karar[78], Teodor Friç tarafından yazılıp İsmet Uskent tarafından Türkçeye çevrilen "Yahudilik ve Masonluk" adlı kitaptır[79]. özellikle Yahudiler aleyhine yazılar ihtiva eden bu kitaba ilişkin yasaklama kararı, yine Rum ve Ermenilerle ilgili yayınlarda olduğu gibi ülke içerisinde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak yaşayan insanlara karşı her türlü oluşumu engellemek amacını taşımaktadır. Nitekim aynı hassasiyetin İsmet İnönü dönemindede sürdürüldüğünü ve İnönü dönemindede Türkçü yayınlara ve örgütlenmelere karşı kısıtlamalar getirildiğini Bakanlar Kurulu Kararlarında görmek mümkündür.
Böylece Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk önderlerin başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere Misak-ı Milli sınırları içerisinde yaşayan insanlardan oluşan modern ve çağdaş bir devlet yaratma ve bu devletin vatandaşlarının özümsediği yeni ve modern bir Türk Kültürü yaratma yolunda verdikleri mücadeleye engel olabilecek her türlü hareketi yakından takip ettiklerini söyleyebiliriz. Böylece Cumhuriyet önderlerinin kendilerinden önceki dönemde siyasi bir hareket olarak başlayan Türkçülük hareketinden farklı bir anlayış ve yaklaşımı benimsediklerini ve onların modern anlamda “Vatandaş” yaratma doğrultusunda hareket ettiklerini söyleyebiliriz.
4- Mustafa Kemal Paşa'nın şahsına karşi yapılan yayınlar.
Bu konu ile ilgili ilk örnekler, Atina'da yayınlanan Kostantinapolis gazetesi ile Selanik'te yayınlanan Gatos adlı mizah gezetesidir[80]. Konu ile ilgili kararda ülkeye girişi yasaklanan bu yayınlar ile birlikte Kostantinapolis gazetesinin İstanbul'da bulunan muhabirininde Türkiye dışına çıkarılması kararlaştırılmıştı. Adı geçen gazetenin İstanbul muhabiri A. Komnınos'un 4 Eylül 1929 tarihli yazıları gazetede yayınlanmıştı. Bu yazıların ilkinde İzmir'in kurtuluşi ile ilgili olarak yapılan törenler nedeni ile Mustafa Kemal Paşa'ya yönelik olumsuz bir tavır sergilenirken, ikinci yazıda ise Türk-yunan ilişkileri ve mübadele konusunda Türkiye'nin iç ve dış siyaseti aleyhine bir tavır sergilenmekteydi[81].
Bu konuda özellikle Türkiye dışında basılan kitaplarda Mustafa Kemal Paşa'nın şahsına yönelik saldırılarla ilgili yayınlara yasaklamalar getirildiğini görüyoruz. 1931 yılında "Mussolini" adlı bir kitap, Mustafa Kemal Paşa'nın şahsına garazkarane saldıran muhtevasından dolayı yasaklanmıştır[82]. İngiliz H.C.Armstrong tarafından yazılarak Fransızca ve Almanca'ya çevirilerek basılan "Bozkurt-Mustafa Kemal" adlı kitap sanırız bu konuda en tipik olanıdır[83]. Kitaba getirilen yasak[84] dışında bu kitabı tanıtmak veya kitap ile bilgi vermek amacıyla yazılan Le Mois mecmuası ve Journal des Debats gazetesinde yer alan "Bozkurt" adlı yazıdada Armstrong'un kitabına dayanılarak Mustafa Kemal Paşanın şahsına karşı saldırgan ve asılsız iddialardan dolayı yasaklanmıştır[85]. son olarak aynı bağlamda yayın yapan Mustafa Kemal Dictator adlı eserinde yasaklandığını görüyoruz[86].
Bu konuda diğer tipik örnek, İstanbul'da Suriyeli Necip Merdan tarafından yayınlanmakta olan aylık "La Turquie Moderne" mecmuasının yayınladığı Atatürk'ün uydurma maşlahlı resminin yer aldığı sayıdır. Adı geçen dergi geçici olarak kapatılmış ve ilgili nüsha ise toplattırılmıştır[87].
Bir başka örnek ise Mustafa Kemal Paşa'ya çirkince saldırılar ihtiva eden Yunanistan'da çıkan Makedonya gazetesinin yurda girişine ve satışına getirilen yasaklamadır[88]. Son örnek ise 14 Ağustos 1937 tarihli Bakanlar Kurulu Kararı ile yasaklanan The Literary Digest adlı dergidir[89]. Bu dergi 3 Temmuz 1937 tarihli nüshasında, Atatürk, Mikado, Mussolini, Hitler ve Stalin'i anlatan "Beş Dıktatör" başlıklı bir yazıda; Mustafa Kemal Paşa'nın içkiye olan düşkünlüğü ve “Atatürk’ün Sofrası “ çarpıtılarak verilmekteydi[90].
Mustafa Kemal Paşa'nın şahsına yönelik yazılar ve onlara ilişkin yasaklamalar 1927 ile 1937 yılları arsındadır. Bu tür yayınlar incelendiğinde; gerçekle ilgisi olmayan ve Mustafa Kemal Paşa'yı yakından tanımayan ve belli amaçlar doğrultusunda yazılan yazılar olduğunu görmek mümkündür. Sanırız iki savaş arası dönemde yaygın olan totaliter rejimler ve onların liderleri ile ilgili yazılan yazılarda dönemin havası gereği Mustafa Kemal Paşa'yı ve onun kurmuş olduğu modern Türkiye'yide aynı kategoriye koyma eğilimi özellikle batı'da yaygındı. Ama bu tür davranışlara ve yayınlara karşı Türkiye'de ilgili çevreler ve özellikle Mustafa Kemal Paşa'nın çok hassas olduğunu ve böyle durumlarda gerekli açıklamanın yapıldığı ve cevabın verildiğini örnekleriyle görmek mümkündür. Özellikle Mustafa Kemal Paşa kendisinin sanıldığı gibi bir diktatör olmayıp, ülkesi ve halkı için yaptıklarından ve Türk halkının kendisine göstermiş olduğu sevgi ve saygıdan bunu anlamanın mümkün olabileceği defalarca yabancı basın mensupları ile yaptığı mülakatlarda söylemiştir[91].
5-İnkılaplara muhalefet eden yayınlar.
Yeni kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti'nin değişik tarihlerde gerçekleştirmiş olduğu ınkılaplara değişik kesimlerden gelen muhalefet[92] ve bu doğrultuda yapılan yayınları kapsayan konuda ilk örnek karar, 5 Mart 1924 tarihlidir. Hemen halifeliğin kaldırılışını takip eden günlerde İzmirde yayınlanan Turan gazetesi, Hilafet'in ancak Hindistan ve diğer İslam ülkelrinden gelecek delegelerden oluşan bir kongre tarafından verilecek kararla ilga edilebileceği yolundaki yayınlarını ısrarla sürdürmesi sonucu geçici olarak kapatılmıştır[93]. Turan gazetesi, 4-5 Mart tarihli nüshasında İstanbul muhabirine dayanarak İzmir'de Rusya, Hindistan, Arnavutluk vb. gibi ülkelerden gelecek "Alem-i İslam Murahhaslarının katılımıyla Hilafet-i İslamiye hakkında son ve kati kararın verileceği" bir İslami kongreden bahsetmekteydi[94].
Yeni yönetimin laikleşme doğrultusunda yaptığı köklü bir değişiklik olan Halifeliğin kaldırılışını takiben yine aynı doğrultuda laikleşme sürecinde gerçekleştirilen bir diğer inkılap olan Şapka Kanununa muhalefet eden Bulgaristan'ın Filibe Şehrinde yayınlanan Koca Balkan gazetesinin "Yaşasın Şapka" başlıklı makalede Türkiye'de şapka giyilmesinin şiddetle aleyhinde bulunması üzerine gazetenin Türkiye'ye ithaline yasak getirilmişti[95].
Aynı konuda diğer yasaklama örnekleri ise; Şam'da çıkarılan Març gazetesi[96] ile Londra'da çıkarılan The Islamic Review adlı mecmua'nın [97], özellikle dini propaganda amaçlı ve Müslüman milletler arasında dini esaslara dayalı bir birlik oluşturma yönünde yaptığı yayınlar Türkiye Cumhuriyetinin laiklik ilkelerine ve gerçekleştirilen inkılaplara aykırı bulunması idi. Bulgaristan'da çıkarılan Dostluk adlı Arap harfleriyle çıkarılan Türkçe gazete[98] ve son olarak Arif Oruç tarafından Paris'te bastırılan Yarın adlı broşür ve "Yarın Kurtuluş Neşriyatı" adı altında çıkarılan tüm yayınlara ilişkin kararlardır[99].
Değişik tarihlerde yasaklanan bu yayınların ortak özelliği Türkiye Cumhuriyeti'nin gerçekleştirmiş olduğu inkılaplara muhalefet etmek ve inkılaplar alyhinde yazılar yazmaktı. Aynı tarihlerde İnkılapçı Türk önderleri gerçekleştirmiş olduklerı inkılapların halk tarafından anlaşılması ve özümsenmesi doğrultusunda çaba harcıyorlardı. Özellikle Türkiye'de çok partili siyasi hayata geçiş denemsinin başarısızlıkla sonuçlanmasını takiben patlak veren irtica hareketleri, Türk Hükümetlerinin inkılaplara karşı yayınlara karşı daha duyarlı olmasını gerektirmiş ve buna bağlı olarak bu tür yayınlara yönetim hemen tepkisini göstermiştir.
Nitekim bu doğrultuda 30 Aralık 1934 tarihli bir Bakanlar Kurulu Kararı ile Atina'da Ermenice olarak çıkarılan Aramazt gazetesinin yurda girişinin yasaklandığını görmekteyiz[100]. Gazetenin 5 Kasım 1934 tarihli nüshasında Türkiye'de din adamlarının kıyafetlerine ilişkin olarak yapılan yeni düzenleme eleştiriliyor ve bu düzenlemenin Lozan antlaşmasına aykırı olduğu, Türk hükümetlerinin çeşitli uygulamaları ile azınlıkları Türkleştirdiği yolunda ifadeler ile Türkiye'de yapılan inkılaplar sert bir dille eleştiriliyordu[101]. Bu tür değerlendirmeler Batı kamuoyunda da sıkça gündeme gelmiş ve Mustafa Kemal Paşa’nın inkılâp metodu zaman zaman eleştirilmiştir.
Konu ile ilgili diğer örnekler ise; Gümülcine'de Arap harfleri ile Batı Trakya'da bulunan Yüzelliliklerin kontrolünde çıkarılan Müdafaai İslam gazetesini yurda girişinin yasaklanması[102], Mısır'da değişik tarihlerde basılmış olan dört kitabın Tekke ve Zaviyeler'in kapatılmasına ilişkin kanuna muhalefet edici özelliklerinden dolayı yurda girişinin yasaklanması[103], Antakya uleması imzası ile Halep'te Arap harfleri ile basılan İslamiyette Tesettürü Nisvan adlı kitabın kılık kıyafet inkılabına aykırı yazılar içeren muhtevası nedeniyle yurda girişinin yasaklanması ve dağıtımı yapılanların toplattırılması[104] ve son olarak Mehmet Salih tarafından bastırılan Din Muallimi adlı kitabın satışının yasaklanmasına ilişkindir[105].
Bilindiği gibi Osmanlı İmparatorluğu’nun son bulmasıyla kurulan Türkiye Cumhuriyeti başlangıçtan beri yani milli mücadeleyi yürütürken koyduğu ilkeleriyle temel farklılığını dile getirmiştir. Erzurum ve Sivas Kongresi sonrasında alınan kararlarda hakimiyetin millete ait olduğu belirtilmiştir. Bunun sonucu oluşturulan Türkiye Büyük Millet Meclisi kaynağını halktan aldığı geniş yetkilerle radikal kararlar almıştır. Bunlar; Saltanatın kaldırılması, başkentin değiştirilmesi, cumhuriyetin ilanı, halifeliğin kaldırılması, hukuk ve eğitim alanında değişiklikler, harf inkılabı ve soyadı kanunu ve benzeri inkılaplardır.
Cumhuriyet önderleri bu radikal ve köklü değişiklikleri yaparken ve bunları uygularken muhalefetle karşılaşmışlardır. Yapılan değişikliklerin halk katında yer edinmesi için zaman zaman otoriter bir tavır sergilenmiştir. İşte bu günlerde yapılan inkılaplar aleyhine alınan tavırlara veya onlara yöneltilen eleştirilere ilişkin yayınlara da dönemin özel niteliği gereği müsamahakar davranılmamıştır denilebilir.
6-İrticayı teşvik-Dini propaganda ve Din'i rencide edici yayınlar.
Dini propaganda yapan yayınlara karşı ilk yasaklama, Bulgaristan'da çıkarılan Şahidülhakayık adlı risaleye ilişkindir[106]. Bu risale baştan aşağı Türkleri Protestanlığa teşvik edici bir muhtevaya sahipti[107].
Yine aynı konuda başka bir örnek ise; inkılaplar aleyhine sinsice yazılar ihtiva ettiği ileri sürülen Ali Ulvi tarafından yazılan 205 sayfalık Doğru Yol adlı kitaptır[108]. bu eserde cumhuriyet aleyhine açıkça bir tavır sergilenmemekle beraber örnek olarak kararın ekinde verilen sayfalar incelendiğinde üstü kapalı olarak büyük bir beceri ile dinin propaganda yapıldığı vurgulanıyordu[109].
Türkiye'de hükümetlerin bu konuda duyarlılığı sadece İslami yayınlar ile ilgili propagandaya yönelik olmayıp aynı şekilde Hristiyanlık propagandası yapan dini yayınlara karşı da sürdürülmüştür[110]. Bu tür yasaklamalara örnek olarak; İstanbul'da Misyonerler tarafından çıkarılan İsanın Dağdaki Vaazı adlı risale[111], İngilizce olarak yayınlanan Bahai News[112], Fransa'da yayınlanan Deo Gratias adlı misyoner mecmuası[113] ve Napoli'de İtalyanca olarak yayınlanan Ricordati di Tua Madre adlı mecmuadır[114].
Dini rencide edici yayınlara getirilen yasaklamaya örnek olarak ise; A.İbrahim tarafından yazılan ve 1934 yılında bastırılan Milli Din Duygusu ve Öz Türk Dini adlı kitap[115] ile1937 yılında bastırılan H.Veli Yücebay'ın Müslümanlığın Beş Şartı Yahud İslam Dininde Yenilik adlı kitaplar verilebilir[116].
Yukarıda bahsedilen ilk eserle ilgili olarak Dahiliye Vekaleti Matbuat Umum Müdürlüğü'nün hazırladığı raporda[117], kitabın yeni bir din yaratma çabası içerisinde olduğu ve yaratılmaya çalışılan bu yeni dinin ilmi ve milli usullere dayandırılarak İslamiyette ibadet usulllerinin değiştirilmesini istediği belirtiliyordu. Görüldüğü gibi eserin muhtevasının İslam dininde bazı reformlar yapmayı amaçladığı bunun ise hem tartışmalara neden olacağı not edilirken, diğer yandan Türkiye'nin din devlet işlerini birbirine karıştırmamaya özen gösteren yeni yönetim anlayışı ile uyuşmazlığı vurgulanmaktaydı[118].
Görüldüğü gibi laiklik ilkesini benimseyen Türkiye Cumhuriyet'nin yöneticileri dini propaganda yapılmasına gösterdikleri duyarlılığın benzerini yeni bir din yaratma veya İslam dininin temel ilklerine ilişkin yeni düzenlemeler yapma veya dinde reform isteklerinde bulunan eserlere karşıda göstermişlerdir. Böylece Türkiye'de laiklikten anlaşılanın dini propaganda veya dini siyasete ve başka emellere alet etmeye karşı oluş kadar dini rencide edici yayınlarada karşı olmak şeklinde anlaşıldığını söylemek mümkündür.
7-Ülke aleyhine-Kamuoyunu bozucu yayınlarla ilgili kararlar.
Ülke aleyhine ve kamuoyunu bozucu yayın yaptıkları için ülke içerisinde ve dışında çıkarılan yayınlarla ilgili kararların çokluğundan yukarıda bahsetmiştik. Şimdi bunları kronolojik bir sıra içerisinde gözden geçirmeğe çalışalım.
İstanbul'da çıkarılan Tevhid-i Efkar, son Telgraf, İstiklal, Sebilürreşat, Aydınlık ve Orak Çekiç gazete ve mecmualarının 5 Mart 1925'te "Takrir-i Sükun" kanunu gereğince yayınlarının durdurulduğunu görmekteyiz[119]. Aynı kanun gereğince yasaklama getirilen diğer iki gazete ise İkaz[120] ve Doğrusöz gazetesidir[121].
İstanbul'da Vrangel ordusuna mensup Beyaz Rus'lar tarafından okunan Rol-Dumen gazetesi 29 Nisan 1925 tarihli nüshasında yer alan yazılardan dolayı Türkiye'ye girişine yasaklanmıştır[122]. Adı geçen gazete İstanbul'da bulunan özel muhabirine dayanarak Türkiye ile ilgili olarak verdiği haberde, Türkiye'de meydana gelen Şeyh Sait isyanı'nı kastederek aynı türden isyanın Türkiye'nin diğer bölgelerindede çıkmadığına şaştığını belirterek Türkiye ile ilgili yazısını şöyle sürdürüyordu: "...Vilayet merkezlerinde bile oturacak yerleri olmayan Şark vilayetlerini kaale almayalım en koyu Kemalist Türklerler meskun olan Kastamonu ve Bursa vilayetlerinin sekenesi bile son nefeslerini yaşıyorlar. İsmini yazdığımız vilayetlerde vatan gazetesinin muhabir-i mahsusası son günlerde seyahat icra etti. Müşahedatını kendi gazetesine adeta inanılacak bir suretle yazıyor. Onun sözlerine nazaran, iş bu vilayetler dahilinde öyle yerler var saatlerce gidildiği halde bir karış işlenmiş toprağa tesadüf idilmiyor her taraf çöl her taraf aç insanların köyleri. Bir zamanlar bu vilayetlerin Türk ahalisi Ermeni ve Rum muhacirlerin giderken bıraktıkları erzakla her nasılsa yaşayabilmişler..."[123] gibi haberlerle devam ederek Türkiye'nin bir uçuruma sürüklendiği ve kendi içerisinde parçalanmaya doğru gittiği not ediliyordu.
Bu türden yani kamuoyunun huzurunu bozucu yayınlara örnek olarak yine Yunanistan'da yayınlanan ve İstanbul'a gönderilen Politiki Erena[124] ve İstanbul'da Rumca olarak basılan Polinya gazetesini verebiliriz[125]. Polinya gazetesinde yer alan bir yazıda; "Romalılar yumurtayı kaynar bir halde insanların koltuğunun altına koyarak işkence iderlermiş zamanımızdada zabıta yeraltı mahzenlerinde bu usulü tatbik idiyor" diyerek İstanbul zabıtası hakkında kamuoyunu yanlış yönlendirmekteydi[126].
Türkiye alehine yayın yapan Madrit'te çıkarılan Elsol gazetsi[127], ile Kahire'de yayınlanan El Muazzam gazetesi[128], İstanbul'da çeşitli hastalıkları tedavi amacıyla basıldığı bildirilen, İrşat Manzumeleri, Ölüm, risale-i Ahval-i Ahir Zaman, Yıldızname, Hastalıklara Şifaname adlı risalelerin yasaklandığını görüyoruz[129].
Ülke aleyhine ve kamuoyunu bozucu olarak nitelenen bu kararlara ilişkin olarak ülkeye sokulması yasaklanan Türkiye dışında basılan gazeteler: Kahire'de bulunan yüzellilikler tarafından çıkarılan Osmanlı gazetesi[130], Atina'da basılan Politiya gazetesi[131], Hronika gazetesi[132], Selanik'te çıkarılan Dikeon gazetesi[133], Gümülcine'de basılan Adalet gazetesi[134], Yüzelliliklerden Mustafa Sabri tarafından Gümülcine'de çıkarılan Yarın[135], yine yüzelliliklerden Ömer Fevzi tarafından Paris'te çıkarılan Rehber-i İnkılap[136], İspalalı Ahmet Hikmet tarafından Filibe'de Arap harfleri ile çıkarılan Türkçe Medeniyet[137], Pariste çıkarılan ve özellikle toplum ahlakı üzerinde olumsuz etkiler yapacak yazı ve resimler içeren, Paris Sex-Appeal, Paravent, Secret de Paris adlı gazeteler[138],Micheal Broens imzası ile çıkan "Bizans'tan Ankara'ya Yeni Türkiye'ye" başlıklı yazının içinde yer aldığı Je Suis Partout[139], Pariste beyaz Ruslar tarafından Rusça olarak yayınlanan Posledinya Novosti[140], yine Beyaz Ruslar tarafından Berlin'de çıkarılan Yana Milli Yul[141] mecmuası, Fansa'da çıkarılan Türkistan[142] mecmuası, Paris'te Beyaz Ruslar tarafından çıkarılan Rusça Kafkas[143] mecmua, yine Paris'te çıkarılan Excelsior[144]<